Meditime Fizik Tedavi Ünitesine Hoşgeldiniz.

Çalışma Saatleri : 09:00 - 16:00
  İletişim : 0216 660 04 24

All Posts in Category: Genel

yumusak doku romatizması fibromiyalji

Yumuşak Doku Romatizması ve Fizik Tedavi

Yumuşak doku veya eklem dışı romatizmal hastalıklar günlük pratikte çok fazla sayıda karşılaşılan bir sağlık sorunudur.

Romatizmal hastalıkların yaklaşık olarak % 60 kadarını yumuşak doku romatizmaları oluşturmaktadır.

Yumuşak doku romatizmaları tutulan yumuşak dokunun türüne veya ağrının lokalizasyonuna göre iki bölümde sınıflandırılabilir.

  1. Bölgesel ağrı şeklinde izlenenler:

    • Tendon hastalıkları

    • Tendon-kemik yapışma yeri patolojileri

    • Yastıkçık ( bursa ) hastalıkları

    • Cilt altı bağ dokusu veya yağlı dokunun hastalıkları

    • Çevresel sinir hastalıkları

    • Eklem çevresi hastalıkları

  2. Yaygın ağrı şeklinde izlenenler:

    • Fibromiyalji sendromu

    • Miyofasiyal ağrı sendromu

    • Kronik yorgunluk sendromu

    • Polimiyalji romatika

Bölgesel ağrı şeklinde izlenen gruptaki patolojilerin genel ortak özellikleri tekrarlayan travmalar veya zorlanmalar sonrası ortaya çıkmasıdır. Travma ve zorlanma dışında enflamatuar, metabolik, toksik, enfeksiyöz veya vaskuler nedenlerle de gelişebilir.

Ağrı ve bölgesel hassasiyet ilgili kasın kasılması ile artış gösterir. Bölgesel ısı artışı, kızarıklık, şişlik ve uzun süreli hareketsizlik sonucunda kasta atrofi de tabloya eklenebilir.

Tedavide istirahat, ilaç tedavisi, bölgesel enjeksiyon uygulaması, fizik tedavi yöntemleri tek başlarına veya birlikte kombine edilerek uygulanabilir.

Yaygın ağrı şeklinde izlenen grup ise daha çok kadınlarda görülmesiyle ve kronik ağrı nedenlerinin başında gelmesi nedeniyle oldukça önemli bir sağlık problemidir.

Fibromiyalji Sendromu:

Yaygın kas-iskelet ağrısı, vücudumuzdaki belirli noktalara parmakla basmakla ortaya çıkan ağrı, yorgunluk, sabah tutukluğu, uyku bozukluğu, hareketle ağrı, gerilim tipi baş ağrıları, mensturasyon öncesi ağrıda artış gibi klinik görünümlerle karşımıza çıkan, 30-50 yaş arasında büyük çoğunlukla kadınlarda görülen bir tablodur.

Ağrı yakınmaları soğuk, nemli hava, stres ve uykusuzlukla şiddetlenir. Hastalar kendilerini her zaman yorgun hissettiklerini, hiç enerjilerinin olmadığını söylerler. Uyku kaliteleri bozulmuştur. Hastaların büyük bir çoğunluğu yumuşak dokuların şişliğinden yakınırlar ve bu bulgu subjektiftir. Uyuşma, karıncalanma gibi duyu bozuklukları sıktır.

Miyofasiyal Ağrı Sendromu:

Kronik yaygın ağrı yapan hastalıklar içinde çok sıklıkla karşılaştığımız bir hastalık olup tanı koymak zor değildir.

Kaslardaki ‘tetik nokta’ diye isimlendirilen noktalardan kaynaklanan ağrı, kas spazmı, hassasiyet, tutukluluk, eklem hareket kısıtlılığı, yorgunluk gibi yakınmalarla seyreder. Hastalar kaslarının içindeki çok ağrılı bir noktadan, batıcı, bıçak saplanır gibi sivri veya yanıcı ağrıdan yakınırlar. Yakınmalar yorgunluk, aşırı egzersiz, soğuk hava, stres veya enfeksiyonlar ile artar, aksine sıcak, gevşeme egzersizleri, masaj ile azalır.

Polimiyalji Romatika:

Bir ay veya daha fazla süreli, omuz kuşağı, kalça kuşağı ve boyun bölgesinden en az ikisini tutan ağrı ile birlikte, sedimantasyon yüksekliğinin bulunduğu bir tür yumuşak doku romatizmasıdır. Sıklıkla 50-90 yaş arasında kadınlarda izlenir. Yorgunluk, iştahsızlık, kilo kaybı sıktır, sabah tutukluğu belirgindir.

Kronik Yorgunluk Sendromu:

Organik bir neden bulunmaksızın ciddi ve ileri derecede kuvvetsizlik gösteren bir tablodur. Uyku bozukluğu ve fibromiyalji bulguları izlenir. Başka hastalıklarla ayırıcı tanısı yapılmalıdır.

Tüm yumuşak doku romatizmalarının birbirinden farklı ve çeşitli tedavi yöntemleri bulunmaktadır. Birbirine birçok yönden benzerlik gösteren hastalıkların öncelikle ayırıcı tanıları yapılmalıdır. Tedavide farklılıklar mevcuttur. Uygun sürede istirahat önemlidir. Hastalığın dönemine göre sıcak veya soğuk uygulamasından yararlanan hastalar olmaktadır.Ağızdan alınan ilaçlar veya ağrılı bölgeye uygulanan enjeksiyon tedavileri sorunu çözmede yardımcı olmaktadır. Tüm yumuşak doku hastalıklarının her döneminde uygulanan fizik tedavi yöntemleri yüz güldürücü sonuçlar sağlamaktadır.

Devamı
spor yaralanmaları ve fizik tedavi

Spor Yaralanmalarında Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon

İnsanlar gerek profesyonel olarak, gerekse amatör olarak günlük hayatlarında sporla daha iç içe yaşar hale gelmişlerdir. Geçmişten günümüze değin spora ilginin artışı yanı sıra, spor tipleri de artmakta, yeni yeni spor aktiviteleri eklenmektedir. Spor, insan vücudunu sağlıklı tutmanın yanında, hastalıklardan korunmada da yardımcı olmaktadır.

Günümüzde sosyal barış ve toplumların birbiriyle kaynaşmasını sağlayan spor, artık spor hekimliği olarak adlandırılan bir bilim dalının spesifik uğraşı alanına girmektedir. Bu dal, hareket ve hareketsizliği bilimsel yöntemlerle inceleyip spor yapanların hizmetine sunduğu gibi, spora bağlı yaralanma ve sakatlıkları da inceleyerek, gerekli önlemlerin alınması ve sakatlıkların tedavisi konularında çalışma yapmaktadır. Spor hekimliği ekip çalışmasını gerektirmektedir. Bu ekipte; Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon hekimi, Spor hekimi, Ortopedist, Fizyoterapist bulunur. Bunlara yardımcı olarak antrenör, sporcu, diğer konsültan hekimler ( Ürolog, Psikiyatrist gibi ), spor malzemesi üreten ve satanlar ve spor aktivitesinin yapıldığı tesisin sorumluları bulunurlar. İnsan sağlığını tehlikeye atmadan spor aktivitesinde bulunmak ve oluşabilecek sakatlıkları önlemek veya gidermek için yukarıda sayılan unsurların birbiriyle uyumlu çalışmaları şarttır.

Spor, kişiyi bedensel, ruhsal ve zihinsel olarak üst düzeyde tutarak, yaşam kalitesini arttırmalıdır.Yarışma ruhunu sağlayarak başarıyı geliştirir, kendine güvenini sağlayarak, disiplinli ve programlı yaşamayı temin eder.

Spor yaralanmalarının yaklaşık olarak % 75’i önemsizdir, geri kalan % 25’i ise ciddi sakatlıklara neden olur.

Sportif aktiviteleri kabaca 5 gruba ayırabiliriz.

  1. Temaslı ve darbeli: Futbol ve boks

  2. Sınırlı temaslı ve yorucu: Basketbol

  3. Yorucu ve temassız: Dans, koşu ve yüzme

  4. Orta derecede yorucu: Masa tenisi

  5. Temassız ve yormayan: Golf ve atıcılık gibi

Spor sakatlıklarını önlemenin en önemli aşaması kişiye uygun sportif aktivitenin belirlenmesidir.

Spor yaralanmaları; ilgili anatomik bölgeye aşırı yük binmesi, eklem hareketi ile karşı koyan kuvvet arasındaki dengesizlik veya fazla enerji kaybı ve yorgunluk sonucunda oluşmaktadır. Bu mekanizmaların biri veya birkaçı kemik, eklem veya yumuşak dokularda ( kas, tendon, bağ vs dokular ) yaralanmalara yol açmaktadır. Yaralanmalar aniden ( akut ) veya yavaş, küçük ve tekrarlayan zorlanmalar nedeniyle ( kronik ) meydana gelir.

Sportif yaralanmanın rehabilitasyonunda kişiye özgü bir plan yapılmalıdır. Bu plan; ne yavaş ne de hızlı olmalı, zorlayıcı olmamalı, dokuların biyolojik tamir sürecine uygun olmalı, iyi programlanmalı, kişiyi motive etmeli ve yaralanmayı takiben hemen başlamalıdır. Bu program temel olarak 4 kademeden oluşur.

  1. kademe: Ağrı ve enflamasyonun azaltılması ve önlenmesi için hastalar mümkün olan en kısa sürede aktif hareket eder hale getirilmelidir.

  2. kademe: İlgili yaralı bölgenin fonksiyonel kuvvetlendirilmesi yapılır.

  3. kademe: Kasların güçlendirilmesine yönelik ileri kuvvet çalışmaları ve spora ait özel hareketler verilir

  4. kademe: Sporcunun özel becerileri geliştirilir, hız ve çevikliği arttırılır.

Spor yaralanmasını takiben yapılacaklar kısaca İBKE olarak adlandırılan önlemler olmalıdır.

İ = İstirahat: İlgili bölge istirahate alınır

B= Buz: Açık yara yoksa ilk 3 gün zarfında günde 5-6 defa ve her defasında 10-15 dakika buz uygulaması şişlik ve ağrıyı azaltır, kanamayı durdurur.

K= Kompresyon: Kanama ve şişliği önlemek için turnike veya bandaj olarak uygulanır, arada 15 dakika kadar gevşetilir.

E= Elevasyon: Yaralı bölgenin kalp seviyesinden daha yukarıda tutulması demektir.

Bu dönem ve sonrasında yaralının mutlaka Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon hekimi tarafından görülerek rehabilitasyon tedavisinin planlanması gerekmektedir. Bu dönemde kullanılan fizik tedavi ajanlarından bazıları;

Sıcak veya soğuk ısı: Yüzeyel veya derin olarak uygulanır. Dolaşımı arttırır, ağrıyı azaltarak spazmı çözer, yapışıklıkları giderir, doku esnekliğini arttırır. Elektrik akımları: Bu amaçla kullanılan çeşitli akım tipleri ağrı giderilmesi, kas ve sinir dokularının uyarılmasında kullanılır.

Masaj: Elle veya aletlerle yapılabilir. Kan ve lenf dolaşımını arttırır, yapışıklıkları önler, dokuların beslenmesini arttırarak zararlı maddelerin dokudan uzaklaşmasına yardımcı olur.

Egzersiz: Kasların eğitimi ve kuvvetlendirilmesinde en önemli rolü oynar. Hidroterapi ( su tedavisi ) ve balneoterapi ( kaplıca tedavisi ): Su içerisinde egzersiz daha kolay ve ahekli yapılır, aynı zamanda suyun sıcaklığından, kaldırma kuvvetinden, içindeki minerallerin tedavi edici özelliklerinden ve mekanik etkisinden faydalanılır.

Basınçlı cihazlar ( pnömatik eksternal kompresyon cihazı ): Kol ve bacaklara uygulanır, dolaşımı düzenler, masaj etkisi vardır.

Traksiyon ( çekme ): Eklem aralığını açarak, sıkışmış yapıların zarara uğramasını engeller, istirahat sağlar.

Manüpülasyon ve mobilizasyon: Hareket kısıtlılığını giderir.

Uz. Dr. Erdal YÜCEL

Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı

Devamı
agri

Ağrı ve Fizik Tedavi

İnsanları doktora götüren en sık yakınma ağrıdır. Ağrının, insanın varoluşu ile birlikte olduğuna inanılmaktadır. İlk çağlarda insanlar ağrı duygusunu, kötü ruhların oluşturduğu ve insane vücuduna kulak ve burundan verilen bir ceza olduğunu düşünüyorlardı.

Eski Yunan’da bütün duyuları algılama merkezinin kalp olduğu, ağrının da toprak, ateş, hava ve su olarak bilinen dört elementin hareketi sonucu oluştuğu inancı yaygındı.

17. yüzyılda Descartes ağrıyı bazı fiziksel araçlarla beyne gönderilen bir mesaj olarak tanımlamıştır.

Ağrı duyusu, doğumsal olarak ağrı algılama eksikliği olan insanlar hariç tutulursa, tüm insanların deneyim sahibi olduğu bir duygudur. Doku zararlanması sonucu ortaya çıkan, hoş olmayan duygusal bir deney olarak da tanımlanabilir.

Yanma, batma, yırtılma, iğnelenme gibi bir çok sıfatlarla ifade edilebilen ağrı duyusunu, ağrı sürecini yaşamayan kişiye anlatmak olanaksızdır. Ağrı duyusu, çeşitli uyaranların, insanın Mekezi Sinir Sisteminde, o kişiye özel, subjektif duygu olarak yorumlanmasıyla ortaya çıkmaktadır.

Ağrının algılanması bir çok sistemin bir bütünlük içinde çalışmasına bağlıdır. Beyin dokusu, ağrı duyusunun hemen her safhasında yer almasına karşın, ağrıya duyarlı değildir.

Ağrının kaynağı her zaman belirlenemeyebilir, bu durumda ağrıyı psikolojik faktörlere bağlamak doğru değildir. Kişinin ağrılı uyarana cevabı, geçmişdeki yaşam biçimine, eğitim ve kültür düzeyine ve çevresel faktörlere göre değişir. Yani ağrıya karşı cevap kişisel olmaktadır.

Ağrılı bir uyaranla karşılaştığımızda öncelikle refleksif bir cevap olarak ağrılı uyarandan kaçıp kurtulmaya çalışırız. Bununla beraber organizmamızda da bazı değişiklikler izlenir, örneğin terleriz, nabız ve solunum sayımız artar.

Ağrı duyusu, tüm deri ve deri altı dokularımızda bulunan, ağrı duyusuna karşı hassaslaşmış ve özelleşmiş reseptör adı verilen algılayıcı sinir uçları tarafından algılanır. Omurilik yoluyla üst merkezlere ( beyine ) iletilir. Beyin bu uyarıları zararlı olarak algılar ve cevabını verir.

Spor yaralanmalarında, kırık ve bağ yırtıklarında ağrı duyusu hemen oluşmayabilir, sporcu ağrısız bir dönem yaşayabilir. Bu dönemi ağrılı ve psikolojik yönden endişeli bir dönem izler. Daha sonra ise hareket kısıtlaması ve depresyon dönemleri yaşanır.

William James’e göre iki türlü kişilik özelliği vardır; hipoaktif kişilik özellikte olanlar rahat olup, çok az veya hiç rijit tavır sergilemezler, bu grup insanlarda ağrı yakınması az olmaktadır. Hiperaktif kişilikte olanlar ise kolayca uyarılabilirler, kızmaya meyilli olmaları nedeniyle ağrı duyusu daha kolay gelişir.

Ağrıyı süresine göre akut ve kronik olarak ikiye ayırırsak, akut ağrıların anlaşılması kısmen daha kolayken, kronik ağrılar çok karmaşık bir mekanizmayla karşımıza çıkmaktadır.

Ağrı duyusu subjektif bir duyu olduğu için tanımlanması da güç olmaktadır. Şiddetini ölçen yöntemler yetersiz olduğundan değerlendirilmesi zordur.

Kronik ağrı tıbbın bir çok alanında, tüm hekimlerin karşısına çıkan, her uzmanlık dalının farklı yöntemlerle tedavi etmeye çalıştığı bir durumdur.

Uz. Dr. Şükrü Erdal YÜCEL

Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı

Devamı
ALS-hastalığı-nedir

Amyotrofik lateral skleroz (ALS Hastalığı) ve Fizik Tedavi

Amyotrofik lateral skleroz (ALS), aynı zamanda motor nöron hastalığı olarak da anılan, merkezî sinir sisteminde, omurilik ve beyin sapı adı verilen bölgede motor sinir hücrelerinin (nöronlar) kaybından ileri gelen bir hastalıktır.

Hastalık, merkezî sinir sisteminde, omurilik ve beyin sapı adı verilen bölgede motor sinir hücrelerinin (nöronların) kaybından ileri gelir. Bu hücrelerin kaybı kaslarda güçsüzlük ve erimeye (atrofi) yol açar. Ayrıca erken ya da geç hareketin birinci nöronu da hastalanır. Zihinsel fonksiyonlar ve bellek ise bozulmaz.

Kaslardaki zayıflık ellerde ya da bacaklarda, ağız-yutak bölgesinde ya da dilde başlayabilir ve sürekli ilerleyerek yayılır. Bu yayılma “bulber” alandaki kasları da tutabileceği için konuşma ve yutma güçlüğüne neden olabilir. İleri evrelerinde solunum yetersizliğine de yol açabilir. Genellikle erişkin yaşlarda (40-50) ve erkeklerde, kadınlara göre biraz daha sık görülür. Görülme sıklığı (prevalansı) 100.000 de 1-1,5 civarındadır. Daha genç ve daha ileri yaşlarda da ortaya çıkabilir ve genellikle zayıf insanlarda görüldüğü dikkat çekmektedir.

ALS hastalarının ortalama üç ila beş yıl yaşayabildikleri belirlenmişse de, daha uzun süre yaşayan kişiler de vardır.

ALS hastalığına yakalanmış birçok ünlü kişi bulunmaktadır. Amerikan beyzbol oyuncusu Lou Gehrig, İngiliz aktör David Niven, Leeds United ve İngiltere Futbol Federasyonları menajerleri Don Revie ve Dieter Dengler, metal müzik gitaristi Jason Becker, Amerikan caz müzik basçısı Charles Mingus, matematikçi Fokko du Cloux, İngiliz fizikçi Stephen Hawking, Çinli lider Mao Zedong, Türk futbolcular Sedat Balkanlı ve İsmail Gökçek, Amerikan politikacı Jacob Javits bu hastalığa yakalanmış ünlü kişilerden bazılarıdır.

 

Etimoloji

Amyotrofik (amiotrphic) kelimesi, Yunanca bir kelimedir. ”A” harfi yok veya olumsuz anlamında olup ’myo’da kaslar ile ilgili bir anlamda kullanılmış ve bu sesler, beslemek anlamına gelen ’trophic’ ile birleşip amyotrophik yani amyotrofik sözcüğünü oluşturmuştur. ’’Lateral’’ sözcüğü de omurilik’te bulunan ve kasların hareketini kontrol eden hücrelerin bulunduğu bölgeyi belirtmek için kullanılmıştır. Bu bölgenin zamanla bozulması sonucu skleroz denilen kasların sertleşmesi şeklinde görülen vakalar oluşur.

 

Epidemiyoloji

ALS dünya çapında en sık görülen nöromüsküler, yani hem kas hem de sinir ile ilgili olan, dünya çapında her ırktan birçok insanı etkilemiş, en önemli hastalıklardan biridir. Her yıl dünyada, ortalama olarak her yüz bin kişide 1 veya 2 adet ALS vakasına rastlanır. Hastalık genellikle 40-60 yaşları arasında insanlarda görülse de daha genç veya yaşlı olan kişilerde de bu hastalığın görüldüğü olmuştur. Hastalıktan erkekler, kadınlara göre biraz daha fazla etkilenirler. ALS, ailesel ve seyrek olmak üzere ikiye ayrılır.

Ailesel ALS‘nin nedeni genetik faktörlerdir. Toplam ALS vakalarının hemen hemen %5-10’u bu türdendir. Bu vakalarda vücutta bulunan ’Süper oksit dismutaz’ (SOD1) enziminin mutasyonu sonucu bakır-çinko bağımlılığından çıkması ve serbest radikallere yönelmesi sorunları görülür.
ALS vakalarının yaklaşık %90-95’lik kısmı seyrek türden ALS’dir. Bu türde hastalıkta kalıtsal bir neden yoktur. Fakat daha sonraları bunun nedeninin de bir tür mutasyon olduğu öğrenilmiştir.
ALS’nin yüzbin kişide yalnız 1 veya 2 kişide görülen bir hastalık olmasına karşın bazı yerlerde hastalığın görülme oranı daha yüksektir. Batı Pasifikte bulunan üç bölgede hastalığa son birkaç yıl içerisinde ortalamalardan daha fazla rastlanmıştır. Guam’da en büyük bölge olan Chamorro’ların yaşadığı bölgede, Lytico-Bodig adı verilen vakaya geçmişte çok rastlanmıştır. Oranlar yüz bin kişide 143 vaka düzeyindedir. Lytico-Bodig hastalığı ALS, parkinson ve demans hastalığının birleşimidir. ALS görülme oranları Japonya’nın Kii Yarımadasında ve Batı Papua Yeni Gine’de çok görülür.

Bunlardan başka, bu hastalığın görüldüğü yerlere örnek olarak da bazı küçük gruplar gösterilebilir. Bazı resmi raporlara göre; San Francisco 49 ers’de oynayan üç Amerikan futbolcusu, güney İngiltere’de futbol oynayan üç arkadaş, Fransa’dan bazı evli çiftler ALS’ye yakalanmıştır. Çok sayıda uzmana göre hastalığın nedeni, genetik faktörler ile çevre faktörlerinin kombinasyonu olarak gösterilmektedir. Bununla birlikte bu neden tam olarak kanıtlanamamışken, hastalık riskinin yaşın artmasıyla artması hipotezi de henüz kanıtlanamamıştır.

 

Nedenler ve risk faktörleri

Bilim insanları ALS’nin kesin olarak nedenini bulamamakla birlikte bu hastalığa ait çok çeşitli risk faktörleri gösterilebilir. Bu hastalığın birden fazla risk faktörüne sahip olduğuna inanılır. Araştırmacılar, bağışıklık sisteminde anormalliğe yol açan, DNA’nın yapısını ve enzim sisteminin işleyişini bozan, nörotoksik özellik gösteren bir virüsten şüphelenmektedir. Ailesel ALS’de genetik bir özelliğin neden olduğu tahmin edilse de, ALS’nin diğer türü olan seyrek ALS’de genetik bir nedene rastlanmamıştır.

Batı Pasifik’te hastalığın görülme oranlarının artması sonucu, yapılan araştırmalardan sonra nörotoksik bir maddenin hastalığa neden olduğu anlaşıldı. Ardından bu sinirlere zarar veren nörotoksik maddenin Cycas circinalis (Cycadaceae) adlı bir bitkinin tohumlarında bulunduğu anlaşıldı. Bu bitki yalnızca bu bölgede bulunmaktaydı ve 1950 ve 1960’lı yıllarda yiyeceklere katıldığı belirlendi.

İnsanlarda 21. kromozomun bozulması veya hatalı olması sonucu hastalığın ortaya çıktığına inanılmaktadır. Bu gendeki mutasyon otozomal baskın türdendir. Bir ailede bulunan ebeveynlerde kromozomlara bağlı olan ALS varsa onların çocuklarında da bu tür ALS görülme olasılığı çok fazladır. Fakat eğer ailede ’seyrek’ yani kromozomlara bağlı olmayan türden ALS varsa çocuklarda ALS hastalığının olma olsalığı azdır veya yoktur.

ALS Birliğine göre ordu mensubu veya emekli olmuş kişilerin ALS hastalığına yakalanma oranı diğer insanlardan daha yüksektir. Orduda ALS adlı raporlarında, ordudakilerin neredeyse %60 daha fazla bu hastalığın riski altında olduğu belirtilmiştir.

 

Belirtiler

ALS’ye dair ilk belirtiler genellikle farkedilmez ya da gözden kaçar. İlk belirtiler, kaslarda seğirme, titreme, kas zayıflığı sonucunda kolların veya bacakların etkilenmesidir. Bu tür belirtilerin zamanla artması sonucunda ALS hastalığı ortaya çıkar. ALS’nin belirtileri sonucunda vücutta hangi kas etkilenmekteyse o kısım ilk olarak zarar görür. Hastaların % 75’inde ilk belirtiler, kol ve bacak kaslarında görülmüştür. Bu vakaların bazılarında hastalık önce bacaklardan bir tanesini etkilemiş ve hastalar da bunu ilk olarak yürürken veya koşarken sendeledikleri sonucu keşfetmişlerdir.

Bazı vakalarda ise hastalık ilk olarak elleri ve kolları etkilemiştir. Bu tür hastalar da, hastalığı el becerisi gerektiren düğmeye basma, yazı yazma, anahtarlar ile kapı açma gibi basit işleri yapamamaları sonucu fark etmişlerdir. Bu hastalığa yakalanmış hastaların yaklaşık %25 kadarında daha farklı belirtiler görülmüştür. Bunlardan en önemlisi konuşma zorluğu ve net konuşamamadır. Bu tür hastaların konuşmaları anlaşılmayacak derecede karmaşıktır. Ayrıca, burunla ilgili sorunlar ve zamanla konuşma sesinde düşüklük de ilk belirtilerin arasında görülebilir. Çiğneme bozuklukları ve dilin hareketinin zorlaşması da izleyen belirtilerdir. Dilin hareketinin sınırlanması sonucunda nefes borusu tıkanabilir ve bundan başka ilerleyen durumlarda da tam anlamıyla konuşma kaybı görülebilir.

Hastalığın ilk aşamasında kasların etkilenmesinden sonra, ilerleyen aşamalarda hastalığın tüm vücudu etkilediği görülür. Hastaların hareket edememesi, konuşamaması ve sözcükleri telaffuz edememesi (dysarthria), yiyecekleri çiğneyememesi (dysphagia) örnek gösterilebilir. Üst motor nöronlarının hasar görmesi sonucu kaslarda sertleşme (spastisite) ve abartılı refleksler denen hyperrefleksiya durumu görülür. Babinski işareti denen abartı bir refleks de (ayak başparmağının anormal bir biçimde seğrimesi şeklinde olur) üst motor nöronlarının hasar gördüğünü gösterir.

Alt motor nöronlarının da hasar gördüğü kaslarda oluşan zayıflık ve kramp gibi belirtiler sayesinde anlaşılır. Kasların deri altından da istemsiz olarak titremesi de önemli bir belirtidir. Hastalığın görüldüğü kişilerin %15-45 lik bir bölümünde pseudobulbar etki denen bir belirti görülür. Bu belirtide hastalar gülme ağlama gibi davranışlarını kontrol edemezler. Bu etki, duygusal istikrarsızlık olarak da bilinir.

Bir hastaya ALS tanısının konması için, hastalarda üst ve alt sinir hücresi hasarlarının başka durumlardan kaynaklanmadığından emin olunmalıdır.

Hastalığın gelişimi ve yayılım hızı kişiden kişiye değişse bile, sonuç olarak hastalığa yakalanan kişiler ayağa kalkamaz veya yürüyemez, yatağa yatıp kendiliğinden kalkamaz veya ellerini ve kollarını kullanamaz. Çiğneme güçlükleri ve çiğneme yeteneğindeki zayıflama sonucu hastaların normal yemek yiyememesi yemek sırasında hastanı boğulma riskini artırır. Sonucunda da kilo problemleri ortaya çıkar. Hastalık her ne kadar bilince ve anlamaya etki etmese bile, bazı vücut fonksiyonlarının zamanla kaybedilmesi ALS hastalarında sinirlilik ve bunalım gibi ruh hali değişikliklerini de beraberinde getirir. Hastanın ailesinde daha önceden frontotemporal dementia adı verilen durum görülmüşse, hastalarda derin bir kişilik değişimi görülebilir. Fakat bu düşük oranlarda rastlanan bir vakadır. Hastaların büyük bır kısmında sözcük üretimi güçlüğü, dikkat kaybı ve kararsızlık gibi problemler görülür. Bu hastalığın gelişiminin bir kısmı olarak dabilin bozuklukları görülür. Bu problem de, hastanın gece nefes almasında sorunlar yaşamasına bağlanır (nocturnal hypoventilation). Sağlık uzmanları, hastalığın gidişatı hakkında hastalara bilgi verirken; olası tedavi seçeneklerini, hastalığın daha ilerki durumlarında verilecek kararlar açısından önemli olduğundan anlatıp hastalara bilgi vermelidir.

Diyafram kaslarının zayıflaması sonucunda bu bölgedeki hava kapasitesi ve basınç azalır. Bazı durumlarda ilk belirti olarak, kol ve bacak kaslarının zayıflaması gibi belirtiler yerine diyafram kasının zayıfladığı da görülür. Bilevel basınç artırımı adlı yöntem sık sık öncelikle geceleri sonraları gündüz saatlerinde olmak üzere hastanın nefesini desteklemek için kullanılır. Bu yöntemin yetersiz kalmasından önce hastanın tracheostomye ve uzun süreli mekanik solununuma karar vermesi gerekir. Hastaların büyük çoğunluğu bu yolu seçmeyip Palliative care adlı yolu seçerler. ALS hastalarının çoğu da hastalığın kendisinden değil de solunum problemleri (pneumonia) yüzünden ölmektedir.

ALS baskın olarak motor nöronlarını etkiler ve genellikle hastanın bilincine, kişiliğine, aklına ve hafızasına etki etmez. Aynı şekilde, görme kabiliyeti, koklama, tat alma duyma ve dokunma gibi önemli vücut fonksiyonları da bu hastalıktan etkilenmez. Fakat hastalık 20 yıl ve üzeri gibi uzun yıllar sürerse göz kasları etkilenerek, hastada görme kaybı görülür. Multipl skleroz’den farklı olarak bağırsak ve sidik torbası kontrolü devam eder. Fakat hareketsizlik sonucu beslenme şeklinin değişmesi soncunda kabızlık gibi bağırsak problemleri görülebilir.

 

Teşhis

ALS hastalığının kesin teşhisinin konulması için bir test bulunmasa da, üst ve alt motor nöronlarından tek bir kol veya bacak kasına gelen sinyaller hastalığın tanısında çok belirleyici olmaktadır. ALS’nin ana belirtileri kaslara gelen sinyaller olsa bile doktorlar yine de birçok test yaparlar. Bu testler sonunda, doktor hastaya ait bütün medikal bilgileri elde eder. Bu bilgiler başka hastalıklar için kulanılabilir. Hastanın medikal geçmişinin öğrenilmesinden sonra doktor bu hastalık nedeniyle, hastada oluşan değişiklikleri, örneğin kaslardaki zayıflamaları, reflekslerdeki değişiklikleri öğrenip hastalığın düzeyini ve durumun ne kadar kötü olduğunu anlayabilir.

ALS’nin belirtileri tedavi olasılığı daha yüksek olan birçok başka hastalıkla benzer olabilir. Birçok uygun test yapılarak hastalığın niteliği anlaşılabilmektedir.Bu testlerden biri de elektromiyografi (EMG)’dir. Bu yöntem kasların elektriksel aktivitesini kaydeden özel bir tekniktir. EMG’nin kesin sonuçları hastaya tam olarak ALS tanısının konmasında etkili olmaktadır. Bir başka test yöntemi de sinir iletim hızının (NCV) ölçülmesidir. Bu testin sonuçlarındaki anormallikler, ALS olduğu şüphelenilen hastanın, örneğin peripheral neuropathy olduğunu (çevresel sinir sisteminin hasar görmesi durumu) veya miyopati (kas hastalığı) olduğunu ifade edebilir. Doktor manyetik resonans görüntülenmesi yöntemi testini de isteyebilir. Testin amacı, manyetik alanda radyo dalgalarını hastanın beynine ve omuriliğine göndererek bu bölgeler hakkında ayrıntılı görüntüler almaktır. ALS hastalığının tanısını konmasında sıkça rastlanan bu yöntemle, ayrıca hastalığının belirtilerini sağlayan başka sağlık sorunları da aydınlatılabilir. Omurilik tümörü (Multipl skleroz), syringomyelia ve cervical spondylosis bunlara örnek olarak verilebilir.

Hastadaki belirtilere ve bahsedilen testlerdeki bulgulara göre, ilgili doktor diğer hastalıklardan kaynaklanmadığından emin olmak için hastadan bazı üre ve kan analizi gibi rutin laboratuvar testleri de isteyebilir. Bazı durumlarda eğer doktor belirtilerin nedenini ALS değil de, miyopati olduğuna karar kılarsa kas biyopsisi yapılabilir.

HIV virüsü, T-hücresi lösemi virüsü gibi virüslerin ve sifiliz, Lime hastalığı, tick-borne encphalitis gibi hastalıklar da bazı şartlarda ALS’nin belirtileri gibi belirtiler de gösterebilirler. Multiple Skleroz, post-polio sendromu, multifokal motor nöropatisi ve spinal müsküler atrofisi gibi sinirlerle ilgili problemler de belirtilerinden dolayı doktorların teşhis yapmasına neden olabilirler. ALS hastalığını benzeri belirtileri taşıyan bazı hastaların antibiyotiğe yanıt verdiği durumlar da görülmüştür.

ALS’ye benzeyen belirtilere sahip çok çeşitli hastalıkların bulunması ve bu belirtiler sonucu hastaya tahminler sonucu ALS tanısının koyulması nedeniyle, hastalık eğer ilk evrelerinde ise hasta, ikinci kez bir nörolojik tanı isteyebilir.

Mount Sinai School of Medicine adlı tıp okulunda yapılan bir çalışma ile, ALS hastalarında sağlıklı insanlara göre serebral omurilik sıvısında bulunan üç karakteristik proteinin miktarının kayda değer derecede daha düşük olduğu saptanmıştır. Bu çalışma, 2006 yılının Şubat ayında Nöroloji adlı dergide yayınlanmıştır. Bu proteinlerin seviyeleri değerlendirildiğinde, bu değerlerin ALS tanısında %95 oranında kesin sonuç verdiği kanıtlanmıştır. (Bu üç protein: TTR, kristatin C, ve nöroendokrin protein 7B2’nin karboksil terminal parçalarıdır.) Bu proteinler, ALS’nin tanısının doğrulanmasında kullanılan ilk biyolojik yapılardır. Normal metodlarla hastalığın kesin tanısının konması ilk belirtilerin çıkmasından itibaren ortalama olarak 12 ay civarındadır. Bu biomateryallerin keşfedilmesi ile erken teşhis olanağı oluşmakta ve hastalık ilerlemeden hastalara tedavi fırsatı sunmaktadır.

 

Etiyoloji (Hastalığın sebepleri)

ALS’nin tam olarak nedeni bilinmemektedir. Fakat bilim insanlarının 1993 yılında, Cu/Zn superoksit dismutaz (SOD1) enzimini üreten genlerde mutasyonun olmasını keşfetmeleri ile önemli bir aşama kaydedildi. Bu enzimin önemi, bazı şartlarda (yaklaşık olarak %20 oranında) ALS’de etkili olmasıdır. Enzim, vücudun zehirli serbest radikaller olan superoksitlerden zarar görmesini engelleyen kuvvetli bir antioksidandır. Serbest radikaller, hücrede normal metabolizma sırasında üretilen yüksek derecede reaktif olan moleküllerdir. Bu moleküller, DNA’ya ve hücre içi proteinlere zarar verebilirler. Henüz SOD1 enziminde olan mutasyonun nöron dejenerasyonunu nasıl etkilediği tam net olarak anlaşılamasa da, araştırmacılar serbest radikal birikiminin bu genin çalışmasında sorunlar yaratabileceği teorisini ortaya sürmüşlerdir. Şu anki çalışmaların, motor nöron ölümünün bir dismutaz olayı sonucu olmadığını göstermesiyle beraber, bahsi geçen SOD1 mutant enzimi toksititeye başka yollarla (yeni bir özellik kazanarak) neden olmaktadır.[2][3]

Genleri ile oynanmış deney fareleri ile yapılan bilimsel çalışmalar sonucunda mutasyon geçirmiş SOD1’in amiyotropik lateral skleroz üzerindeki rolü hakkında birçok teori üretildi. SOD1 barındırmayan farelerin alışılmış bir şekilde ALS geliştirmemesine rağmen; yaşa bağlı kas atropisi (sarkopenya) sergilemişlerdir. Bu da, mutant SOD1’in zehirli özelliklerinin, normal bir fonksiyon kaybetmenin bir sonucu değil de yeni bir özellik kazanmanın bir sonucu olduğunu göstermektedir. Buna ek olarak; her iki ALS türünde de (aileden gelen ALS ve dağınık ALS) ortak bir patolojik bir etki yaratmak üzere bir araya toplandığı bulunmuştur. İlginçtir ki, mutant SOD1 içeren farelerde, bu maddenin toplanmasının sadece hastalıklı dokularda olduğu, ve buna en çok da motor nöronların dejenerasyonu sırasında rastlanmıştır..[4].Ayrıca bazı spekülasyonlara göre mutant SOD1’in bir araya toplanması hücrelerin mitokondri, protozom gibi organellere zarar vererek hücresel fonksiyonları bozduğu düşünülmektedir..[4] Eğer bu gibi bozma olayları kanıtlanırsa, mutant SOD1 ‘in zehirli olduğu hakkındaki teorilerin güvenilirliği artacaktır. Fakat hatırlanmalıdır ki,SOD1 mutasyonları ALS vakalarının sadece %10 veya biraz daha fazlasına neden olmaktadır. Ayrıca bazı etiyolojik mekanizmlar dağınık görülen ALS türünde bu nedene bağlı olarak farklanabilmektedir. Halen, ALS-SOD1 fareleri bu hastalığın en önemli örneği olarak kabul edilmektedir.

Hastalık üzerine yapılan çalışmalar ayrıca motor nöron dejenerasyonunda glutamat’ın rolünü belirlemeye de yoğunlaşmıştır. Glutamat beyin yer alan nörotransmitter madde adı verilen mesaj taşıma görevi olan kimyasal bir maddedir. Bilim insanlarının araştırması sonucunda sağlıklı insanlar ve ALS hastaları arasında yapılan bazı karşılaştırmalarda; kanın plazmasındaki ve omurilik sıvısında bulunanan glutamat seviyelerinin, hastalarda daha fazla olduğu görülmüştür. Laboratuvar çalışmaları, ortamda çok fazla glutamat olmasının ve bunun uzun sürmesinin, sinir hücrelerinin ölmesine neden olduğunu kanıtlamıştır (eksitotoksisite). Günümüzde bilim insanları, fazla glutamatın omurilik sıvısında hangi mekanizmalarla oluşturulduğunu ve bu dengesizliğin ALS’nin gelişimini nasıl etkilediğini anlamaya çalışmaktadır. Astrositlerin nöronlar tarafından sarılı olan ekstrasellüler sıvıdaki glutamatı etkisiz hale getirememesi, glutmata bağlı olan nöro dejenerasyonunun (sinir hücrelerinin bozulması) bir sebebi olarak gösterilmiştir. Riluzole onaylı tek ALS ilacıdır ve glutamat taşınımı olan bölgeleri hedef alır. Bu ilacın hastalığın ana nedeni olmayan glutamat ile ilgili bir şeyleri değiştirmesi hastalara moral kaynağı olmaktadır.

Vücudun bağışıklık sisteminin normal hücrelere saldırması ile autoimmün sisteminin buna yanıt vermesi de motor nöron dejenerasyonun olası bir nedenidir. Bazı bilim insanları, antikorların doğrudan veya doğrudan olmayarak motor nöronların fonksiyonlarını zayıflattığı hakkında bir teori ileri sürmüştür. Buna göre, antikorlar beyin ve kaslar arasındaki sinyal iletimini etkilemektedir. Son bulunan bilgilere göre, hastalığın ileriki seviyelerinde sinir sisteminin bağışıklık hücreleri olan Microglia’ların ön plana çıktığı görülmüştür.

Araştırmacılar ALS’nin nedenlerini araştırırken zehirli ve bazı zararlı çevresel faktörleri de araştırmışlardır. Diğer araştırmalar da travmanın ve beslenme eksikliklerinin olası etkilerini incelemiştir. Fakat,hala bu faktörlerin ALS’nin nedeni olabileceğine dair yeterli kanıt yoktur.

 

Tedavisi

ALS için henüz bir tedavi bulunamamıştır. Fakat Amerika Gıda ve İlaç Yönetim kuruluşu (FDA) hastalık için geliştirilen ilk ilaç olan Riluzole’ü (Rilutek) onaylamıştır. Riluzole’ün glutamat seviyesini azaltarak motor nöronlarının gördüğü hasarı azalttığına inanılmaktadır. Bu ilacı ALS hastalarının ömrünü birkaç ay kadar uzattığı görülmüştür. Hatta bazı durumlarda daha uzun süreli faydaları da olmuştur. İlacın ayrıca hastaların solunum sistemi için gerekli olan desteği alma süresini geciktirdiğine de rastlanmıştır. Riluzole, motor nöronlarının aldığı hasarı geri döndürmez. Aynı zamanda yan etki olarak ilacı karaciğerde hasar ve bazı değişik etkiler gözlenmiştir. Fakat yine de, yeni bulunan ilaçların bir gün ALS’nin gelişimini çok daha yavaşlatacağı öngörülmektedir.

ALS için geliştirilen diğer tedavi yöntemleri de, hastaların daha iyi bir hayat sürmesini ve hastalığın semptomlarını hafifletmeyi amaç edinmiştir. Destekleyici olan diğer yöntemlerden en etkilisi, doktorun, eczacının, fizyoterapistin, beslenme uzmanının ve hemşirelerin hasta için beraber çalıştığı yöntemdir. Hasta bakıcı ve hastanın birlikte çalışarak bir takım oluşturması sonucu bu takım hastanın daha rahat bir hayat sürdürebilmesi için bazı bireysel planlar tasarlayabilir, oluşturulan bu medikal ve fizik tedavi yöntemleri bazı özel aygıtlar ile uygulanabilir. Örneğin,hasta özel bir alet yardımı ile hareketli duruma getirilir ve olabildiğince hastanın rahat olması sağlanır.

Doktorlar hastalara, kondisyon artırma, kas kramplarını azaltma, fazla tükürük salgılanmasını azaltma, spastikliği kontrol alma amacı ile bazı tedaviler uygulayabilir. Ayrıca hastaların depresyonu, ağrısı, uyku bozukluğu, kabızlığı gibi sorunları için de ilaçlar bulunmaktadır. Eczacılar, düzenli kullanım için bazı ilaçlar önerebilir ve böylece kullanılan ilaçlardan dolayı oluşabilecek ilaç etkileşimlerini engelleyebilir.

Fizyoterapinin uygulanması ve tedaviyi destekleyici teknolojinin yardımı ile hastanın özgürlüğü artırılabilir ve ayrıca hastalığın seyri sırasında hastanın güvenliği sağlanabilinmektedir. Yürüme, yüzme, antrenman bisikleti gibi hafif aerobik egzersizleri ile hastalıktan etkilenmemiş olan kaslar ve hastanın kalp sağlığı güçlendirilebilir, aynı zamanda hastanın yorgunluk ve depresyonla olan mücadelesi desteklenebilir. Esneme ve hareket alıştırmaları ile de hastanın kaslarının sönmesinin önüne geçilebilir ve spastisitenin verdiği acı azaltılabilir. Fizyoterapistler bu nitelikte hastaları zorlamayan egzersizlerin faydalı olduğunu belirtmekte ve önermektedir. Bazı terapistler de, destek ayakları, yürütücü, tekerlekli sandalye gibi aletler önermiştir. Bunun nedeni de hastaların hareketli kalmalarını sağlamaktır.

Konuşmada zorluk çeken ALS hastaları da konuşma üzerine uzman olan bazı uzmanlardan yardım alabilir. Hastalar bu profesyonel kişiler yardımı ile daha yüksek sesli ve net konuşma tekniklerini öğrenebilirler. Uzmanlar bazı durumlarda konuşma kolaylığı açısından teknolojik aygıtlar da önerebilirler. Örneğin; ses artırıcı, harf tahtaları, evet – hayır aygıtları bunlara örnek olarak verilebilir. Bu tür cihazlar hastalar uzun süreli konuşamadıklarında, bazı sesleri çıkaramadıklarında yardımcı olmaktadır. Bu cihazların kontrolü, parmak, kafa, göz oynatma gibi küçük fiziksel hareketler ile sağlanmaktadır.

Hastalar, konuşma ve beslenme uzmanlarından yemek öğünlerini planlamaları hakkında bilgiler almaktadır. Örneğin, gün içinde yenilen yiyecekler ve kalorileri, yiyeceklerin çiğnenmesi, sıvı gıda alımı konuları hastalar için oldukça önemlidir. Hastalar boğulmayı engelle adına, fazla tükürüğü atma amacı ile bazı emme cihazları kullanmaya başlayabilir. Doktorlar, hasta eğer artık dışarıdan aldığı besinler ile yeteri kadar beslenemiyorsa, direk olarak hastanın midesine bir besleme tüpü sokabilir. Bu beslenme tüpünü kullanılması boğulma ve zatürre riskini artırır. Bu olaylar da akciğerlere sıvı kaçması ile sonuçlanabilir. Tüp hastada acıya neden olmaz ve hastaların yine de dışarıdan beslenmelerine engel olmaz.

Solunuma yardımcı olan kasların zayıflaması görüldüğünde, gece kullanılan solunum desteği aparatı kullanılarak, hastanın uyku sırasında soluk alış – verişine yardımcı olunabilir. Bu tür cihazlar hastanın akciğerlerini yapay olarak dışarıdaki hava ile doldurur. Cihaza hava sağlayan bu dış kaynaklar, hastanın yüzüne ve başına entegre edilir. Hastanın akciğerleri oksijen ve karbondioksit seviyelerini dengeleyemez duruma geldiğinde bu tür cihazlar sürekli kullanılabilir.

Hastalar son çare olarak akciğerlerin görevini tam olarak yapan yapay solunum cihazlarını kullanabilir. Bu yöntemin etkili olması için burun veya ağızdan soluk borusuna giden bir tüp kullanılmalıdır. Uzun süreli kullanın için de trakeotomi adında bir operasyon ile plastik solunum tüpü boyundan sokularak hastanın soluk borusuna yerleştirilir. Hasta ve yakınları bu yöntemlerden birini seçmeden önce bazı faktörleri göz önünde bulunarak, iyi düşünüp karar vermelidir. Solunum cihazları birbirinden farklıdır. Bu cihazlar hastanın yaşamının kalitesine etki ettiği gibi fiyatları da buna bağlı olarak değişmektedir. Bir hastanın solunum desteği alması, solunum sorunlarını çözüp, yaşam süresini artırsa bile ALS’nin ilerlemesine bir etkide bulunmaz. Hastalar, solunum desteği sistemini almadan önce uzun süre hareketsizlikten dolayı hayatlarında olacak değişiklikler konusunda iyi bir şekilde bilgilendirilmelidir. Bazı durumlarda solunum desteği alan hastaların konuşabildiği görülmüştür.

Sosyal çalışıcılar ve hemşireler, özellikle hastalık son aşamada iken, hastalara ve ailelerine tıbbi ve manevi olarak yardım etmektedir. Sosyal çalışmacılar özellikle vasiyet hazırlama, finansal yardım bulma, konularında yardımcı olmaktadır. Ev hemşireleri de sadece medikal anlamda yardım etmezler. Aynı zamanda hasta yakınlarına, hastayı beslemeyi, uygun bir şekilde hareket ettirmeyi, hastanın solunum cihazlarını takıp çıkarmayı öğreterek hastaya bakanlara yardım eder. Bu tür hemşireler sık sık hastanın evde tedavisi konusunda hasta ile ilgili uzman doktora danışırlar. Hastanın evdeki tedavisinin uygun olup olmadığından sık sık emin olunur. Ayrıca, evde hastaya yardımcı olan bu grup, hastaya ve yakınlarına hastanın hayatının sonlanması durumu hakkında da bilgi verir.

Hayvanlar ve insanlar üzerinde yapılan araştırmalar, kalori kısıtlanmasının (CR) yapılan ALS tedavisinin yanlış olduğunu gösterebilir. Genleri ile oynannış fareler üzerinde yapılan araştırmalar da CR’nin ALS’de ölümü hızlandırdığını kanıtlamaktadır.[5] Bu çalışmada Hamadeh, et al iki çalışmaya da dikkat çekmiştir. Bu çalışmalarda, az enerji üretiminin insanlarda görülen ALS’ye nasıl etki ettiği ve ölüm ile olan ilişkisi anlatılmıştır. Fakat ilk çalışmada, Slowie, Paige ve Antel: “Hastalarda enerji üretiminin düşmesi ölüm ile ilgili değildir; fakat hastalığa büyük bir etkisi vardır.” demiş ve sonuç kısmında da “Sonuç olarak ALS hastalarının zamanla enerji üretimi azalmaktadır fakat, hastalığın seyri açısından fazla enerji üretimi tavsiye edilmektedir” demişlerdir. (PMID 8604660)

İlk çalışmalarda, Pedersen ve Mattson farelerde uygulanan ALS modelinde, CR’nin klinik süreci hızlandırdığı fakat hiçbir yararı olmadığını keşfetti..[8] Yüksek kalorili bir diyetin ALS’yi yavaşlatabileceği önerilmiştir.Ayrıca ketojenik diyetin farelerde hastalığın ilerlemesini yavaşlattığı görülmüştür..[9]

RNAi’in keşfi ALS tedavisinde bir umut doğurmuştur.Önce yapılan çalışmalarda RNAi, laboratuvar farelerinde ALS’ye neden olan bazı genlerin çalışmasını durdurmada kullanılmıştır.Cytrx adlı şirket ,RNAi kullanarak mutant SOD1 geninin çalışmasını kontrol alma konusunda yapılan bilimsel araştırmalara sponsor olarak desteklemiştir.Aileden gelen,genetik veya diğer türlerdeki ALS hastalarının %10’luk bir kısmında hastalığın mutant SOD1 geninden kaynaklandığı düşünülmektedir. Cytrx’in oral olarak kullanılan Arimoclomol adlı ilacı ALS tedavisinde kullanılmaktadır.

İnsulin benzeri büyüme faktörü de ALS tedavisi için araştırılmıştır. Cephalon ve Chiron kullanılarak IGF-1 ile ilgili klinik çalışmalar yapıldı. Bir araştırma istenen iyi sonuçları verirken, diğer çalışma net bir sonuç vermedi. Bunun sonucunda da ürün FDA’den (ABD ilaç ve yiyecek yönetim kurumu) onay alamadı. 2007 yılının Ocak ayında İtalya sağlık bakanlığı, INSMED adlı kuruluşun ilacı olan IPLEX’i önerdi.Bu ilaç, IGF-1 ile bağlayıcı protein olan Protein 3 (IGF1BP3) ile olan birleşimiydi ve İtalya’da bulunan ALS hastalarında klinik tedavide kullanılmaktadır.

 

Tahminler

Her ne olursa olsun,vücutta hastalıktan etkilenen ilk kısım, genelde kaslar olur. Hastalık ilerledkçe,vücudun diğer kısımlarına yayılır. Fakat unutulmamalıdır ki,bazı ALS hastalarında belirli bir noktadan sonra hastalıkta ilerleme görülmemiştir. Bunun gibi durumlar özellikle genç erkeklerde görülmektedir. Özellikle, tek taraflı üst baskın kol-bacak kasları zayıflığı şeklindeki motor nöron hastası olan kişilerde bu duruma rastlanılmaktadır.Bu motor nöronu hastalığına monomelik veya Hirayama tipinde motor sinir hücresi hastalıkları da denir.

Sonuç olarak, ALS hastaları yürüyemez, ayakta duramaz, tek başlarına yatağa girip çıkamaz ve kollarını bacaklarını kullanamazlar. Hastalığın ileriki safhalarında hastalar, solunum sistemlerindeki kasların zayıflamasından dolayı solunum güçlüğü çekerler. Yapay solunum ile hastanın solunumu desteklenerek bir süre daha hastanın rahat ettirilebilir ve solunum problemleri biraz daha azaltılabilir. Fakat bu işlemlerin yapılması ALS’nin yayılmasını ve ilerlemesini etkilemez. ALS hastalarının büyük bir çoğunluğu hastalığın belirtilerinin çıkmasından itibaren 3 ile 5 yıl içinde solunum yetmezliğinden ölmektedir. Bununla beraber, hastaların %10’u ,10 yıl veya daha fazla yaşamaktadır.

Devamı
serebral palsi

Serebral Palsi ve Fizik Tedavi

Serebral palsi (SP), diğer adıyla beyin felci, doğum öncesinde, sırasında veya sonrasında merkezî sinir sisteminin hareket işlev alanlarının hasar görmesinden dolayı oluşan tablodur. Beynin oksijensiz kalması sonucu olabileceği düşünülmektedir. Hastalık değildir, tedavisi yoktur, ancak etkisinin en aza indirilmesi söz konusudur. Bu da fizyoterapi, ergoterapi, çocuk gelişim uzmanının hazırladığı gelişim destek programları ve aileye vereceği danışmanlık, cerrahî müdahaleler ve medikal cihazlama ile sağlanır. Serebral palsili çocuklarda güçsüzlük, sertlik, yavaşlık, titreme ve denge bozukluğu gibi pek çok sorun gözlenebilir. Sorunlar hafiften ağıra değişiklikler gösterebilir. Bunun dışında yoğun egzersiz programları, bu tablonun etkisinin kalkmasında medikal cihazlama ve cerrahî operasyonların önüne geçmiştir.

Serebral palsi etyolojisi tam aydınlatılmamakla birlikte prematürite, düşük doğum ağırlığı, enfeksiyon, travma, beyin kanaması, doğumda yaşanan komplikasyonlar ve ilaç/madde bağımlısı anne gebeliği risk faktörleri olarak sıralanmaktadır.

SP, yeni doğan çocukları etkileyen bir grup nevraljik düzensizliklerin birleşimine denir. Dört tip beyin felci vardır:

  • Spastik beyin felci,
  • ekstrapiramidal beyin felci,
  • atonik beyin felci ve
  • bu tiplerin karışımından oluşan beyin felci.

SP’nin en çok bilinen dört farklı şekli vardır:

  • kuadripleji
  • dipleji
  • parapleji
  • hemipleji

Ayrıca hipotoni de bu tabloda çok ender görülür. Spastisitenin tam tersidir, kas tonuslarında azalma görülür. Bu tablonun zekâ ile bir alakası yoktur. Yani SP’li bireyde zekâ geriliği olmaz. Çok fazla etkilenmiş ise fiziksel engel bulunur. Mental gerilik çok nadir gözlemlenir.

Hastalığın teşhisi genellikle 6-12 aylıkken konur. Nörolojik gelişimin tamamlanmasından sonra beklenilen baş tutma, yürüme gibi hareketlerin olmayışı serebral palsiyi düşündürmelidir. Teşhis muayene ile konmaktadır. Tedavi, klinik tablonun ilerlemesini durdurmaya yöneliktir.

Serebral Palsi hastalığında fizik tedavi almak istiyorsanız bizimle iletişime geçiniz.

Devamı
parkinson ve fizik tedavi

Parkinson hastalığı ve fizik tedavi

Parkinson hastalığı, beynin alt kısımlarındaki gri cevher çekirdeklerinin bozukluğuna bağlı bir sinir sistemi hastalığı. Genellikle orta yaş hastalığıdır. Adını hastalığı ilk defa 1817’de titremeli felç olarak tarifleyen James Parkinson’dan almıştır. Binde bir sıklıkla görülen, müzmin, ilerleyici, tedavisiz iyileşmeyen bir hastalıktır.

Temel bozukluk, koordine hareketleri düzenleyen beyin bölümlerindendir. Bu bozukluğa yol açan sebep tam bilinmiyorsa idyopatik Parkinson hastalığı, sebebin belli olduğu durumlarda ise Parkinsonien sendromlar adı verilir. Bu sendromların bir kısmı şunlardır:

Geçirilmiş beyin enfeksiyonları,
Bazı ilaçlar,
Arteroskleroz,
Ailevi sebepler,
Travma,
Zehirlenmeler,
Tümörler,
Kandaki kırmızı hücrelerin aşırı yükselmesi
Hastalığın temel belirtileri titreme, sertlik ve hareketlerin yavaşlamasıdır. Titreme ilk ortaya çıkanı olup, genellikle başlangıçta tek eldedir. Zamanla aynı taraf bacağa ve karşı ele geçebilir. Sıklıkla hastalıktan vücudun bir yarısı baskın olarak etkilenir. Titreme dinlenirken olup, uyurken kaybolur; sinirlilik ve yorgunluk titremeyi arttırır. Sertlik veya katılık boyun kaslarından başlar ve başın gövdeden önde tutulmasına sebep olur. Bel kemiği de etkilenip bel hafif öne eğilir, diz kalça ve kol eklemleri bükük hal alır. Hasta, küçük hızlı adımlarla sendeleyerek yürür, hantallaşır, saatlerce oturur. Yazıya büyük başlar, harfler gittikçe küçülür ve yazının okunması güçleşir. Monoton bir konuşması vardır. Kasların tonusu arttığı için (sertleştikleri için) bükülü kolun açılmaya çalışılması sırasında dişli çark hareket ettiriliyormuş hissi alınır. Yüz adale faaliyetleri (mimik ve jestler) silinir, donuk, anlamsız çehre (maske yüzü) vardır. Hareketlere başlamakta güçlük çeker, cildi yağlanır ve %40 hastada bunama görülür. Kelimelerin son hecesini tekrar eder. Gözünü kırpmaması söylenip, burun köküne vurulunca kırpma hareketini kontrol edemez. Gözlerin yukarıya doğru dakikalar hatta saatlerce kayması da, hastayı çok rahatsız eden bir durumdur.

Tedavi

Tedavi üç grupta planlanabilir:

Birincisi, hastayı, faydalı aktiviteler ve zihni faaliyetlerle içe kapanık ve cemiyetten ayrı olmaktan korumaktır. Fizik tedavi uygulamaları hastaya fayda sağlayan tedavi çeşitlerinden birisidir.
İkincisi, cerrahi tedavi olup, hastanın ızdırabını azaltmak için kullanılmıştır ve hasta bölgenin, elektrik veya alkolle tahribinden ibarettir. Cerrahi tedaviyle titreme genellikle düzelir, ancak katılık ve hareketlerde gözle görülür bir iyileşme olmaz.
Üçüncü ve bugün Parkinson hastalığının esas tedavisi olarak ele alınan tedavi ilaçla tedavidir. Beyinde sinir hücrelerinin uyarılabilme özelliğini arttıran asetilkolinle bunun aksini yapan dopamin arasında belli bir denge vardır. Parkinsonda bu denge asetilkolin lehine bozulmuş olup, tedavide dopamin açığının yerine konması gerekmektedir. Sentetik dopamin kan ile beyin arasındaki bariyeri aşamamaktadır. Bu problem kan-beyin engelini aştıktan sonra dopamine dönüşen, L-Dopa’nın bulunması ile çözümlenmiştir. Tedavide L-Dopa belirtilerin kaybolduğu doza kadar tedricen arttırılarak verilir. Bundan başka bir virüs ilacı olan amantadin, dopamin gibi etki gösteren bromocriptinebölüm, hasta beyne nakil edilir.

Devamı
bel fıtığı ve fizik tedavi

Bel Fıtığı ve Fizik Tedavi

Bel fıtığı, bel bölgesi omurları arasında yer alan disk adlı yapının yer değiştirmesi sonucu çıkan ağrılı durumların tümüne verilen tanımlamadır. Lomber disk hastalığı fizik tedavi ve rehabilitasyon, nöroşirurji ve algoloji bölümlerinin çalışma sahası içinde yer almaktadır.

Belde yer alan vücudun temel iskelet yapısını (omurga – columna vertebralis) oluşturan omur denen kemik yapıların (vertebra) arasında destek görevi yapan, hareketlerde sürtünmeyi en aza indiren diskal yapı zamanla dejenere olabileceği gibi, ters hareket, ağır kaldırma ve benzeri nedenlerle yerinden oynayabilir. Her iki omur arasından çıkarak özellikle bacaklara doğru ilerleyen sinirler bu diskal yapının yer değiştirmesi nedeni ile baskı altında kalabilirler. Sonuç olarak bacaklarda ağrı, uyuşma, kuvvetsizlik gibi problemler oluşabilir. İleri evre hastalıkta ani idrar kaçırma problemleri dahi oluşabilir.

Günümüzde asıl tanı yönteminin klinik muayene dışında lomber MRG tetkiki sağlamaktadır. Şüpheli vakalarda EMG denen sinir ölçümü ile tanıya yardım aranabilir.

Eğer bacakta ve ayakta kuvvet ve his kaybı gibi durumlar çıkarsa diskal yapının cerrahi olarak boşaltılması ile sinir rahatlatılma yoluna gidilir.

Fizik tedavi uygulamaları ile çevre yapılar güçlendirilerek vücut kütlesinin daha dengeli dağılımı sağlanır ve diske binen yük belli ölçüde azaltılarak şikayetin hafiflemesi sağlanabilir.

Lomber disk cerrahisinde açık cerrahinin yanında kliniğe ve radyolojik bulgulara göre nükleoplasti, mikroskobik ya da endoskopik cerrahi uygulanabilir.

Devamı
felc inme ve fizik tedavi

İnme ve Fizik Tedavi

İnme, veya iskemik beyin-damar hastalığı, merkezi sinir sistemine giden damarların hastalıkları sonucu gelişen tıkanıklıklar ya da damar dışına kanamaların yol açtığı ani ya da iktal, fokal veya global nörolojik belirti gelişimi olarak tanımlanabilir. Belirtiler 24 saati geçmeden tamamen düzelirse geçici iskemik atak, 24 saati geçip 3 hafta içinde düzelme gösterirse geri dönücü iskemik nörolojik defisit şeklinde adlandırılır. Hafif belirtilerin gözden kaçabildiği ya da beynin nispeten sessiz kalan bir bölgesinin tutulduğu durumlarda tesadüfen görüntülemelerde tespit edilen inmelere sessiz enfarkt ya da sessiz inme denmektedir. İnmenin bu çeşidinde, birçok küçük lezyonun zamanla birikimiyle çeşitli sendrom ve spesifik klinik tablolar da gelişebilmektedir.

Patofizyoloji

Ortalama bir yetişkin beynine kan akımı olağan koşullarda dinlenme halinde dakikada 100 gram beyin dokusu başına 50-55 ml, aynı koşullarda oksijen tüketim miktarı da dakikada 100 gram beyin dokusu başına 165 mmol ölçülmüştür. Kan akımı dakikada 100 gram beyin dokusu başına 18 ml’nin altına düşerse beynin elektriksel etkinliği kaybolur. Kan akımı 100 gram beyin dokusu başına dakikada 8 ml’ye düşerse hücre zarı yetmezliği eşiği geçilmiş olur, geri dönüşümsüz hücre hasarı gelişmeye başlar. Beyin kan akımının bu derece bozulması, ilk 12-15 saniye içinde elektriksel aktivitenin baskılanmasına, 2-4 dakika içinde kortikal hücrelerin sinaptik uyarılabilirliklerinin engellenmesine, 4-6 dakika içinde de elektriksel uyarılabilirliğin bütünüyle yitmesine yol açmaktadır. Aerobik glikoliz yapılamayınca hücre içinde sodyum ve kalsiyum iyonları birikir, doku içine eksitotoksik nörotransmiterler salınır, laktat düzeylerinde artmayla giden lokal asidoz, serbest radikal üretimi, hücre şişmesi, lipazların ve proteazların aşırı aktivasyonu ve sonuçta hücre ölümü gerçekleşir. Kan akımı yeniden sağlanır ve sinir hücrelerinin oksijen gereksinimi karşılanırsa, zarar geri çevrilebilir. Enfarkt gelişimi sırasında lokal vazodilasyon, kan sütununun stazıyla beraber eritrositlerin segmentasyonu, ödem ve son olarak da beyin dokusunun nekrozu gözlenir. Enfarkt bir kez gelişince beyin dokusu önce yumuşar, ardından sıvılaşır ve ardından mikroglia hücreleri tarafından artıkların temizlenmesi sonucunda bir boşluk oluşur. Oluşan boşluğu doldurma amaçlı, çevreleyen beyin dokusundaki astrogliya hücreleri çoğalırlar, boşalan alanı doldururlar ve yeni kılcal damar ağı oluşur.

Etiyoloji

Enfarkt gelişiminde birçok etmen rol oynar. Olağan perfüzyonun şiddetli arteriyel stenoz, ateroskleroz, bunlarla birlikte tromboz gelişimi gibi nedenlerle oluşan tıkanmalar sonucunda azalmasıyla hemodinamik enfarktlar gelişir. Kalp, alt ekstremite venleri gibi kaynaklardan gelen bir trombüs parçasının ilerde bir kafaiçi dalı tıkadığı duruma embolizm adı verilir. Lokal ateroskleroz ya da lipohiyalinoz sonucunda tıkanma oluyorsa küçük damar hastalığı denebilir. Arter diseksiyonu, birincil ya da ikincil vaskülitler, hiperkoagülabilite durumları, vazospazm, sistemik hipotansiyon, hiperviskozite, moyamoya hastalığı, fibromusküler displazi, venöz sinüs tıkanıklığı ya da bir kitlenin damara basısı gibi durumlar ise iskemik inmenin daha nadir görünen nedenleridir.

Epidemiyoloji

Yalnız Amerika Birleşik Devletleri’nde yıllık 500.000 kişinin yeni ya da tekrarlayıcı inme nedeniyle hastaneye başvuruda bulunduğu bilinmektedir. Her ne kadar bilhassa gelişmiş ülkelerde yıllar içinde yeni tedavi edici ve önleyici yaklaşımlar geliştirilmesiyle inmeye bağlı ölüm oranlarında düşme izlenmişse de toplumların yaş ortalamalarının artmasından dolayı halen ölüm sebepleri arasında ikinci sırada yer almaktadır. İnme geliştikten sonraki 5 yıl içinde %45-61 oranında ölüm, %25-37 oranında yeni bir inme gelişmektedir. Mortalite ile sonuçlanmayan vakalarda da inme yüksek bir morbiditeye neden olmaktadır; hastaların yaklaşık %31’i günlük hayatını sürdürmekte yardıma muhtaçken, %20’si yardımsız yürüyememekte, %16’sı bir hastane ya da bakımevine yatırılmaktadır.

Risk faktörleri

Yapılan çalışmalarda bilhassa ileri yaşın, erkek olmanın, Afrika kökenli olmanın, sosyoekonomik seviyenin düşük olmasının, ailede inme öyküsü olmasının, yüksek seyreden kan basıncının, diyabetin, dislipidemilerin ve kalp hastalıklarının, sigara ve yüksek miktarda alkol kullanımının, şişmanlığın inme için önde gelen risk faktörleri olduğunu göstermiştir. Bu risk faktörlerinin sadece aterosklerozu hızlandırarak değil, aynı zamanda hemostatik ve mikrodolaşım bozuklukları, uyku uyanıklık düzenindeki bozulmalar ve çevresel bazı etmenlerin de araya girmesine bağlı değişikliklerle de inme görülme sıklığını arttırdıkları gözlenmiştir. Bu risk faktörlerinin bir kısmı sabittir, yani tedavisi mümkün değildir, kalan kısmı ise değişkendir, yani tedavi edilebilir.

Devamı
felçli hasta fizik tedavi

Felç, Paralizi, Pleji ve Fizik Tedavi

Felç, paralizi veya pleji, sinirlerin ya da kasların bozukluğundan ileri gelen hareketsizlik ya da hareket azalması. Felcin aşırı durumunda hasta, vücudunun bir yarısını ya da tamamını oynatamadığı gibi, tam bir bilinçsizlik de gösterir; yanı sıra duyu eksikliği de vardır. Ağır olgularda hasta en çok kırksekiz saat yaşar. Bir süre bilinçsiz ve hareketsiz kaldıktan sonra yavaş yavaş iyileşen olgular da vardır.

Türleri

Hareketi sağlayan sinirlerin merkez nöronları ve çevre nöronları diye ikiye ayrılması nedeniyle felçler de “merkezsel felçler” ve “çevresel felçler” diye ikiye ayrılır.

Merkezsel felçler: Merkezsel felçlerde, kas gücünün azalması ya da yok olmasıyla birlikte kaslarda aşırı gerginlik, kemik kiriş reflekslerinde artma görülür. Bu gibi felçlere “kasınmalı felçler” denir.
Çevresel felçler: Çevresel felçler, omuriliğin ön boynuzlarında, omurilik köklerinde, sinir ağlarında ya da sinirlerde ortaya çıkan bir bozukluktan ileri gelir.
Kimi kas hastalıklarının neden olduğu felçlerde ise sinir sistemi sağlam kalmakta, yalnızca kaslarda bozukluk olmaktadır.

Fizik Tedavi

Felçli hastaların tedavisinde en etkili yol fizik tedavi ile yapılan terapilerdir.

Devamı
hemiparezi

Hemiparezi Fizik Tedavi

Hemiparezi vücudun bir yarısındaki kaslarda kuvvetsizlik anlamına gelen patolojik durum. İstemli hareketler tümüyle kaybolmuştur. Parezi, vücudun aynı yarısında kalan kol, bacak ve gövdede kasın kasılma özelliğinin tamamen kaybolduğu hemipleji (pleji=paralizi) kadar ağır değildir. Başka bir deyişle pleji kadar ağır olmayan kuvvet kayıplarına parezi denir.

Hemipareziye, genellikle kortikospinal traktus lezyonları neden olur. İki ayağı birden tutarsa paraparezi; iki kol ve bacağı birden tutarsa quadriparazi denir.

Devamı